Güncel

“Nereden geldiğinizi bilin. Nereden geldiğinizi biliyorsanız, nereye gidebileceğiniz konusunda kesinlikle hiçbir sınırlama yoktur.”*

KKB'li bir TİKKO savaşçısı: Sınırsız, sınıfsız dünya düşümüzün CİNSİYETSİZ de olacağının altını hayatlarıyla çizen ismini sıraladığım, sıralayamadığım ölümsüzlerimize bir kez daha, bu sefer daha yüksek sesle selam olsun!

Ölümsüzlerimizi anıyoruz. Tohumun sabırsızlıkla kar altında beklediği bugünlerde, onları anmak şüphesiz yapabileceğimizden fazlasını yapmak, daha iyisi için daha ileri çıkma cüretini göstermek demek.

Büyük sözler asla yetmeyecek, en doğru kelimeler de asla seçilemeyecektir ölümsüzleşenlerimizi anarken. Onları gerçekten anıp anmadığımızı ancak pratiğimiz belirleyecek ve gelecek söyleyecek gerçeği.

Gerek kolektifimizden gerekse de diğer devrimci örgütlerden ölümsüzlerimizi anmak, bizler için bir ölüm güzellemesi kesinlikle olamaz. Şüphesiz onlar bugün yaşasaydı daha neleri başaracaklar, atılmamış hangi adımları atacaklardı.

Ya da hata ve yenilgilerini bizlerle paylaşıp kaç gündelik zaferimizin de öncüsü olacaklardı. Ancak birer sıra neferi olarak özgür gelecek denilen yarının inşaasında birer yapı taşına dönüştüler. Şimdi hiç de betonarme olmayacak özgür geleceği inşaa etme işini bizlere devrederek…

Şüphesiz her günümüzün, 24 saatimizin parçası olmalarını isteriz ölümsüzleşenlerimizin. Ancak bu, diyalektik olarak mümkün değil, günlük hayatın ihtiyaçları ve insan bedenimiz düşünüldüğünde. Ancak olabildiğince hayatımızın parçası yapmaya çalışırız onları. Tohumun sabırsızca boy vermeyi beklediği bugünlerde ölümsüzleşenlerimizi partimiz öncülüğünde özel olarak anmaktayız. İşte tam da günlük hayatın bir yerlerinde mutlaka gülüşünü, öfkesini, kırgınlıklarını ve arzularını hissettiğim/iz; özgür geleceğe uzanan ışıltılı patikanın bir parçası olan ama hiç böyle anmayı akıl etmediğimiz yoldaşlarım/yoldaşlarımız geliyor aklıma.

Marsha P. Johnson, Silvia Rivera, Federico Garcia Lorca, Arkadaş Z. Özger, Willem Arondeus, Dilek İnce… ismini saymakla bitirebileceğimiz, çünkü sayıları önemsiz olmaksızın üzeri örtülmeye, görmezden gelinmeye özen gösterilmiş yoldaşlarımızı anmadan geçmeyeceğim bu yılı ve bu ömrü. Onlar özgür geleceğin birer parçası olmalarına rağmen isimleri ya da varlıklarının en önemli parçası olan cinsiyet kimlikleri, cinsel yönelimleri ve ifadeleri, heteroseksizme kurban edilmiş ve gerçek anlamda hiçbir zaman anılmamış yoldaşlarımız.

LGBTİ+ hareketinin, kuir özgürlük mücadelesinin çabalarıyla isimlerini duysak da asla hak ettikleri yere konulmayan ölümsüzleşenlerimiz onlar. Ya devrimci kimlikleri ya cinsel yönelim ve cinsiyet kimlikleri olmadan anılmaya devam ediyorlar. Oysa Willem, tutuştururken Nazi karanlığını sadece bir davanın parçası değildi. O aynı zamanda idam sehpasına yürürken haykırdığı gibi “Eşcinsellerin korkak olmadığını tüm dünyaya duyurun” diyerek duyurmuştu cüretin zaferini.

Garcia Lorca, İspanya faşizminin en korktuğu özgürlük simgelerinden birisine dönüşürken yalnızca devrimci bir şair değildi. Döneminin heteroseksist kuşatmasını kırarak aşkı özgürleştirmenin tohumlarını da ekmişti. Ki, “eşcinsel ve sosyalist” olarak suçlanmış ve özgürleştirdiği aşkının bedeli özellikle kalçasına sıkılan kurşunlarla ödetilmişti.

Marsha ve Silvia, New York’un gettolarını parçalayan ve dünyaya yayılan Stonewall isyanının öncüleriydiler. Ve Marsha’nın faili meşhur bir cinayette kaybedilmesi, Silvia’nın bütün yoksulluk ve dışlanmasının acısının ciğerinden çıkarak aramızdan ayrılmasının na-trans ve heteroseksüel birisinin başına da gelebilecek sıradan olaylar olmadığını herkes gün gibi bilmektedir.

Alnını dağ ateşiyle ısıtan, yüzünü kanla yıkayan yoldaşına gönderdiği selamda isyanını nasıl devrimci bir mütevazilikle ifade ettiyse Arkadaş’ımız 24 Ocak 1971 SBF Yurt Baskını sırasında başına aldığı darbelerin yarattığı hasarla mı ayrıldı sadece aramızdan. Yoksa bugün hala devrimci hareket içerisinde süren, cüretlice yıkılışı için çeşitli argümanlar sunarak mücadele edilmeyen, bahanelerle süslenip beslenen heteroseksist ablukanın mı sonucuydu aynı zamanda “aldığı hasar”.

ölmüşlük ne ki yaşanmamış mutluluklarda

ölmüşlük ne ki tutkusuz yaşamlarda

ölmüşlük karınca sırtında fil

ölmüşlük karınca sırtında yalnızlık

ölmüşlük çoklar sokağının karıncası…”

(Arkadaş Z. Özger)

Ölümün şüphesiz herkes için farklı bir anlamı vardır. Devrimciler için ise o çok bildiğimiz dizelerde gizlidir ölümün anlamı; “Ölüm, canlanan yaşamdır Kaypakkaya’larda”… Direngenliğin, umudun ve zaferin sözü ve pratiğidir.

Peki heteroseksizmin baskın olduğu bir devrimcilik içinde şiirleriyle, beden performanslarıyla, yaşam biçimleriyle bunu kıran ve eleştirel bir tutumla hatta bazen alaycılığa varan bir dille ataerki ve heteroseksizmi sarsanların bazen tecrit çoğu zaman tasfiyeci anlayışlarla “yalnız bir ölüm”e terkedilmeleri durumunda ne anlam ifade eder? Onlar ölümsüzlerimiz olmayı tam da böyle haketmemişler midir?

“43 Temmuz”un da üyesi olduğu direniş birliğinden 11 yoldaşıyla birlikte Naziler tarafından idam edilen Willem Arondeus da; faşist polisin deyimiyle “Başkalarının silahla verdiği zararın çok daha fazlasını kalemiyle veren” Garcia Lorca’nın da; hem devrimci hareket içerisinden hem de beyaz gey-lezbiyen hareketi içerisinden dışlanmasına karşı “Hepiniz bana, gitmemi ve kuyruğumu bacaklarımın arasına saklamamı söylüyorsunuz. Artık bu boktan vazgeçmeyeceğim” diyen Silvia Rivera’nın da; kendisini “Pay it no mind” (Kafasına takmayan) olarak tanımlayan ve en son sokakta yalnız başına yürürken görülen Marsha P. Johnson’ın da; her dizesinden bir çağrı gibi yükselen sesini duyduğumuz Arkadaş’ın da; çete-polis-devlet işbirliğine karşı direnişi örgütlediği için sokak ortasında kurşunlanan Dilek İnce’nin de ölümsüzlükleri tam da çoklar sokağının karıncaları olmalarında yatmaktadır.

El ayak buz kesmişken yüreğimin/yüreklerimizin ateşini bir kez daha harlayarak umudu dimdik ayağa diken; sınırsız, sınıfsız dünya düşümüzün CİNSİYETSİZ de olacağının altını hayatlarıyla çizen ismini sıraladığım, sıralayamadığım ölümsüzlerimize bir kez daha, bu sefer daha yüksek sesle selam olsun!

Nazilerin kullanabileceği her şeyi küle çeviren akıl, Franco’ya batan kalemin keskin ucu, STAR’ı kurmakla kalmayıp bugün bütün dünyada geçerli bir direnişi yaratan Stonewall’un molotofları ve taşları, tehdit ve baskılar karşısında yılmayan iradeleri ve en nihayetinde dingin gövdelerinde uğultuyla büyüyen sessizlik emperyalizme, kapitalizme, faşizme, ataerkiye ve heteroseksizme karşı ellerimizde patlayan mavzerdirler.

Kavgamız düşlerine can olsun! 

*(James Baldwin)

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu