GüncelMakaleler

FELSEFE | Çelişmelerin Yer Değiştirmesi ve Birbiri Üzerindeki Etkileri 1/3

Mao, Çelişmeler Üzerine adlı makalesinde, “Baş Çelişme ve Bir Çelişmenin Esas Yönü” başlıklı bölümde, zıtlar arasındaki çelişmenin diyalektiğini bilimsel bir şekilde ve Marksist felsefeye dayanarak açıklamıştır.

Proletarya partisinin kapitalizme karşı verdiği mücadelenin sosyalizm ile taçlandırılması için, toplum içindeki çelişmelerin doğru ele alınması zorunludur. Çelişmeler, çelişmeli yönler ve çelişmelerin yer değiştirmesi yanlış ele alındığında, stratejik ve siyasi taktiklerde hata yapılır. Bu sorunu daha açık bir şekilde ele alan uluslararası proletaryanın büyük öğretmenlerinden Mao Zedung’a baş vuracağız ve bu konuda ona getirilen doğru olmayan eleştirilere de yer vereceğiz.

Mao’nun aşağıya alacağımız görüşleri bazı mekanik materyalistler tarafından eleştiri konusu yapılmıştır. Bu nedenle konunun daha iyi anlaşılması için Mao’nun, “Çelişmeler Üzerine” adlı makalesinin içinde ayrı bir başlık altında ele alınan, “Baş Çelişme ve Bir Çelişmenin Esas Yönü” başlıklı bölümden bir aktarma yapacağız.

“… ister baş çelişme olsun ister ikincil çelişme, herhangi bir çelişmede iki çelişmeli yön eşit olarak alınabilir mi? Gene hayır. Herhangi bir çelişmedeki çelişmeli yönlerin eşit olmayan bir gelişmesi vardır. Bunlar bazen denge içinde gibi görünebilirler, ama bu sadece geçici ve göreli bir durumdur, eşitsizlik ise temeldir. İki çelişmeli yönden biri birincil, öbürü ise ikincildir. Birincil yön, çelişmede önder rolü oynayan yöndür. Bir şeyin niteliği esas olarak bir çelişmenin birincil yönü tarafından, yani hakim duruma geçmiş olan yön tarafından belirlenir.”([1])

Mao, bu teorisini, Çin pratiğinden ve toplumsal pratiklerden örnekler vererek genişletir. Bazı küçük burjuva kesimler, Mao’nun “baş çelişme” saptamasına karşı çıkarak, bunu Marksizm’den sapma olarak göstermeye çalışırlar. Oysa, baş çelişme saptaması salt Mao’ya ait olmayıp, bu Rus Ekim Devrim’inde Lenin ve Stalin’de de vardır. Mao bunu daha belirgin bir hale getirmiş ve sınıflar arası mücadelede diyalektik yönünü ortaya koymuştur.

Mao devam eder: “Bazıları bunun bazı çelişmeler için geçerli olmadığını sanırlar. Örneğin, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişmede üretici güçlerin birincil yön; teori ile pratik arasındaki çelişmede pratiğin birincil yön; ekonomik temel ile üstyapı arasındaki çelişmede ekonomik temelin birincil yön olduğunu ve bunların karşılıklı durumlarında hiçbir değişme olmadığını düşünürler. Bu diyalektik materyalist anlayış değil, mekanik materyalist anlayıştır. Evet, üretici güçler, pratik ve iktisadi temel genellikle esas ve belirleyici rol oynarlar; bunu inkar eden materyalist değildir. Ama aynı zamanda kabul edilmelidir ki, belli şartlarda üretim ilişkileri, teori ve üst yapı gibi yönler de esas ve belirleyici rolü oynarlar. … Bu söylediklerimiz materyalizme aykırı mıdır? Hayır. Çünkü bir yandan tarihin genel gelişmesi içinde maddi olanın zihinsel olanı, toplumsal varlığın toplumsal bilinci belirlediğini kabul ederken, öte yandan da zihinsel olanın maddi şeyler üzerindeki, toplumsal bilincin toplumsal varlık üzerindeki ve üst yapının iktisadi temel üzerindeki etkisini de kabul ederiz; zaten bu zorunludur.”([2])

Bu alıntının son bölümlerini, Mao’dan MZDÇDÜD’de([3]) aktarmış ve Mao’nun burada ne kadar “hile” ile kendini gizlemeye çalıştığını keşfetmişler(!) Septisizmin bu a priori’lerini kendi sofistik niyetleriyle baş başa bırakıp, yolumuza devam edelim.

Neden, çünkü bu tür eleştirmenler, sorunu sonuna kadar götürme yerine, bir yerde kesme eyleminde bulunurlar. O zaman algısal bilgileri ussal bilgiye dönüşmez. Bunlar, araştırma yerine, niyetlerle hareket ettikleri için, doğrunun karşıtı “hata” dahi olamamışlardır. “Yalan olma”yı tercih etmişlerdir. Ne zaman ki “yalan olma”yı bırakıp “hata” olabildiklerinde “doğru”ya ulaşabilme koşulları da olacaktır. Çünkü, hata (yanlış) ve doğru zıtların birliğinin oluşturur. Doğru, hatalara karşı mücadeleden çıkar, ama, yalandan hiçbir şey çıkmaz. Çıksa çıksa, varoluşçu Sartre’nin Hegel’den ödünç aldığı koca bir “HİÇ” çıkar.

Yalanın değil ama yanlışın doğruyu bulmakta bize ne ölçüde yardımcı olduğunu bilmeliyiz([4]) sözü tam da buraya uygundur. Çünkü insanlık, tarihi geriden değil, ileriden geriyi takip ederek ve geriyi, kendi nesnelliği içinde yanlışlarından arındırarak ileriye taşıyabilmiştir.([5])

Mao, diyalektiği, Marksist yöntem ışığında açıkladığı gibi, Hegel’den sonra, şeylerin diyalektiğini açıklayan ve bu denli derinlemesine inen bir yanı da burada görebiliriz. Bu durum ortadayken, “felsefenin temel sorunu”na, yani maddenin birincil, düşüncenin ikincil oluşunu ya da bir başka söylemle; düşüncenin maddenin hareketinin yansıması olduğunun reddi gibi bir sonuca varmak, zorlama yaklaşımın ötesinde, soruna yüzeysel yaklaşım ve kavrayışla ilgili olabilir.

Mao, maddenin ve toplumsal varlığın diyalektiğini, dondurmamış, tersine onların yansımalarının diyalektiğini de geliştirmiş ve bunların birbirini etkilemelerini ve değişimlerinin diyalektik gelişimini ortaya koymuştur.

Bir taraftan düşüncenin maddenin hareketinin en yüksek ürünü olarak görülecek, ancak bu, en yüksek ürün, yansıması olduğu ana kaynağını etkilemeyecek ya da onu belirleyecek şekilde etkileyici durumlara gelemeyecek?

Bu diyalektik materyalist anlayışa terstir. Mekanik materyalizm denen “sıradan maddeci” anlayışın kendisi de budur.

E.Hoca’nın takipçileri, “Mao hile yapıyor, idealist ama kendini Marksist göstermeye çalışıyor” diyor. (Bir idealistin ne diye kendini Marksist göstermek istemesi ise ayrı bir soru). Bilginin (düşünce) nereden geldiği (“Marksistler her şeyden önce insanın üretimdeki faaliyetini en temel pratik faaliyet olarak, insanın bütün diğer faaliyetlerinin belirleyicisi olarak görürler” der Mao Zedung) ve esas kaynağının ne olduğu bilimsel bir şekilde ortaya konuyor.

Mao’nun Marksizm’in klasikleri arasında yer alan “Halk İçindeki Çelişmelerin Doğru Ele Alınması” (1957) adlı ünlü konuşmasında, yine aynı düşüncelerini tekrarlar ve şöyle der: “Marksizm bize, demokrasinin üst yapının bir parçası olduğunu ve siyasal alanına girdiğini öğretir. Başka bir deyişle, son tahlilde, demokrasi ekonomik temele hizmet eder.”([6])

Mao’nun kısa olarak aktardığımız bu sözlerinde de felsefenin temel sorusuna olsun üst yapının alt yapıyla ilişkisine yönelik olsun, hangisinin “temel”, “esas”, “belirleyici”, ve “birincil” olduğuna net yanıt veriyor. Sadece buradaki konuşmasında değil, bütün yazılarında ve konuşmalarında diyalektik materyalizmin ilkeleri vardır ve Marksizm’in geliştirilmesi ve ona katkıları vardır. Mao’da olmayan tek şey; materyalizmi mekanik olarak ele almaktır. Bu onda yoktur ve arasanız da bulamazsınız! Mao eleştirmenleri, onda bu “mekanikliği” göremeyince hemen; “aha, idealizmi bulduk!” diye “keşiflerini” yüksek perdeden haykırıyorlar. Kristof Kolomb var olanı keşfetmişti, mekanik dogmatikler ise olmayanı keşfe çıkıyorlar!

Mao, Çelişmeler Üzerine adlı makalesinde, “Baş Çelişme ve Bir Çelişmenin Esas Yönü” başlıklı bölümde, zıtlar arasındaki çelişmenin diyalektiğini bilimsel bir şekilde ve Marksist felsefeye dayanarak açıklamıştır. Zıtların birbirine dönüşümü, birbirinin içine geçmesi, bir biçimden bir başka biçime dönüşümleri ve bunlar arasındaki mücadelenin sonucunda bir başka bir şeye dönüşmesi ve nitelik değiştirmesinin anlatımı varken, aynı zamanda maddenin ve toplumsal varlığın yansımaları olan düşünce ve toplumsal bilincinde madde ve toplumsal varlık üzerindeki etkilerini ve bunun diyalektik gelişiminin açıklaması Mao’da etkin bir şekilde vardır.

Tersini düşünmek hareketin bütünlüğünü görmemenin yanında maddenin hareketini diyalektik gelişimi ve bunların birbiri üzerindeki olası etkilerini de yadsımak ya da tek yanlı bir etki olarak ele almak olur. Ya da günümüz toplumsal bilincini, kendi soyumuz Homo Sapiens’lerin ilk dönemiyle aynılaştırma gibi bir şey!

Stalin üstyapının alt yapıyı etkilemesini şöyle açıklar: “Üstyapı alt yapı tarafından ortaya çıkarılmaktadır; fakat bu, hiçbir biçimde altyapının, sınıfların, toplumsal düzenin kaderi karşısında pasif, tarafsız ve kayıtsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bir kere ortaya çıktıktan sonra, muazzam aktif bir güç haline gelen üstyapı altyapısının belli bir biçim sağlamasını aktif katkıda bulunur, eski altyapının ve eski sınıfların tamamen temizlenmesi ve ortadan kaldırılması amacıyla yeni toplumsal düzene yardım için bütün önlemleri alır.”([7])

Stalin’in ölümünden 3 yıl sonra Kuruşçev’in SBKP 20. Kongresi’ndeki “ünlü” revizyonist konuşması ve hemen peşinden sosyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesine yönelmesi, üst yapının alt yapıyı değiştirebildiğini ve onun üzerinde zaman zaman belirleyici olduğunun örneği verir.

Şöyle bir mantık yürütebiliriz; eğer Stalin ölmeseydi ya da Kuruşçev Stalin’in yolundan gitmeye devam etseydi ve sosyalist üst yapıyı korusaydı, SSCB, belki de geriye dönüşü yaşamayacaktı ya da geriye döndürmek işi Kuruşçev ve onun önderliğindeki döneklere düşmeyecekti. Bu örnek, üst yapının alt yapıyı nasıl etkilediğini ve geriye dönüşte belirleyici bir rol oynadığını ortaya koyar. Alt yapı geriye dönüşe uygun olmasaydı, Kuruşçev ortaya çıkar mıydı? Elbette çıkmazdı.

En nihayetinde belirleyici olanın alt yapı, toplumsal varlık ve madde olduğu her zaman belirtiliyor. Burada tartışılan üst yapının, düşüncenin ve de toplumsal bilincin; sırasıyla, alt yapı, madde ve toplumsal varlık üzerindeki etkilerinin boyutu doğru bir şekilde ele alınmalıdır.

Bazı idealistlerin ve mekanik materyalistlerin ileri sürdüğü gibi, eğer üst yapının alt yapıyı belirleme durumu yoksa, Kruşçev’i ne diye “dönek”, “revizyonist” diye eleştiriyoruz. Nasıl olsa alt yapı belirleyici ise, Kruşçev kendini de paralasa geriye dönüş olmayacaktı ya da alt yapı kapitalist olduğu için Kruşçev “komünist”de olsa “gariban”ın yapacağı fazla bir şey olamazdı. “Kaderine küsseydi” diyerek işin içinden çıkarız. Böylesi bir açıklama da ne doğru ne de bilimsel olurdu(!)

İki zıt şeyin birbirine dönüşmesi olgusu, her gün yaşadığımız şeyler olduğu gibi, düşünsel anlamda dahi, komünist faşiste, faşist ise komüniste dönüşebiliyor. Üst yapı-alt yapı sorununda ise, belirleyici olan alt yapı olmasına karşın, üst yapının da alt yapıyı belirlediği süreçler olmaktadır. Mao’nun “burjuva karargahları bombalayın” talimatı ve Büyük Proleter Kültür Devrimi buradan yol alır.  Ayrıca, sosyal devrimlerin kendisi, düşüncenin maddeye egemenliğinin belirleyiciliğini ortaya koyan bir süreçtir.

Ancak bu düşünce, o maddenin ürünü olarak ortaya çıkmış ve tekrar pratiğe geri dönmüştür. 17 Ekim Rus Devrimi, Çin Devrimi ve diğer devrimler aynen böyledir. Bu devrimler, bilincin nesneye (maddeye) bir başka nitelik vermesidir ve bu devrimler aynı zamanda üst yapının alt yapıyı belirleyiciliğine örnek olarak verilebilir. Bu, zıtların birbirine dönüşümüne örnek olduğu gibi, düşüncenin maddeye dönüşümü olarak da söylenebilir.

Üst yapı, alt yapı üzerinde sadece etki eder” ya da “aktif etki eder” diyerek işin içinden çıkmak, madde-düşünce diyalektiğini böyle açıklamaya çalışmak, insanın dönüştürücü değiştirici aklıyla da dalga geçmek olur. Ya da tarihsel gelişmeleri, salt toplumsal varlıkların içine sıkıştırıp kalmak, o tarihi yapanların düşüncesinin değiştirici gücünü ve nihayetinde bu değiştirici gücün yine kendi pratiğinden edindiğini ve burada “pratiği öne” çıkarıyormuş gibi yapıp, ama gerçekte ise onu da yadsımak ya da etkisini tam olarak görememektir.

Materyalist diyalektiğin ortaya koyduğu, açıkladığı “bilinç” ile, Hegel ya da diğer idealistlerin “TİN” “evrensel akıl”, “logos”, ya da “İDE”leri aynı şeyler değildir. Diyalektik materyalizmde “ide”nin kaynağı, “tanrı” adı verilen herhangi bir doğaüstü (ki, bu da insanların yarattığı bir olgudur) güç değil, maddedir. İnsan, maddi pratiğinden elde ettiği düşünceyle, bilinçle, bilgiyle kendi pratiğine de yön verebilir ve vermektedir de. Bu nedenle de Marx, koşullara insanın biçim verebileceğini söyler. Bu maddenin insan düşüncesi tarafından biçimlendirilmesi değiştirilmesi ile ilgilidir. Marx, bunu söylerken, maddenin birinci veri olduğunu elbette reddetmiyor.

Marx, “Kutsal Aile”de, Fransız materyalizmini değerlendirirken, şöyle yazar:

“Eğer, insan, her bilgiyi, her duyumu, vb. duyularla kavranan dünyadan ve bu duyularla kavranan dünyanın bağrındaki deneyimden alıyorsa, demek ki, önemli olan, ampirik dünyayı, insanın oradan gerçekten insanca olan şeyi deneyebileceği ve onun alışkanlığını edineceği ve insanın kendisini insan olarak algılayacağı bir biçimde düzenlemektir. … Eğer koşullar insanı biçimlendirmiyorsa, bu koşulları insanca biçimlendirmek gerekir.”([8])

(Devam edecek)

 

1- Mao, SE, C. 1, s. 419-420

2- Mao, SE, C. 1, sf. 423, aç ÖG.

3- MZDÇDÜD: Mao Zedung Düşüncesi ve Çin Devrimi Üzerine Düşünceler, Derleyen Garbis Altınoğlu. Bu kitabı anmamızın nedeni, bu konuda hala özeleştiri verilmemiş olmasıdır.

4- Afşar Timuçin, Düşünce Tarihi, s. 470, Genişletilmiş 2. Baskı, İnsancıl Yayınları

5- “Hataya, hayır denir ve üstü çizilir; aptallığa evet denir, görülür, tekrarlanır ve yavaş yavaş onun içine gömülünür.”  Michel Foucault, Felsefe Sahnesi, Seçme Yazılar 5, s. 222, 2. Basım, Ayrıntı Yayınları

6- Mao Zedung, SE, C. 5, s. 446, Birinci Baskı, Aydınlık Yayınları

7- J. V. Stalin, Eserler, C. 16, s. 172, İnter yayınları, aç ÖG.

8- Marx-Engels, Kutsal Aile, s. 199, aç ÖG.

Daha fazla göster

İlgili Makaleler

Diğer içerik
Kapalı
Başa dön tuşu